Trabez Zon (Sofra Bölgesi)
Trabzon isminin kökeni hususunda halk arasında ve yazılı kaynaklarda değişiklik rivayetlere rastlanmaktadır.
Mesela Yunan mitolojisinin Trabzon ismine biçtiği hikaye, evlere şenlik masalsı bir teoriden ibaret. Güya Lycaon’un oğlu Trapezeus’un Arkadya’daki adaşına istinaden bu isim verilmiş. Sonra onlar ermiş muradına. Daha kötüsü var: Bir varmış bir yokmuş. Bir peri masalı misali bir prens ve prenses varmış. Bir de köyün yiğit delikanlısı… Evliya Çelebinin 17. yüzyılda Türkçe halk etimolojisinden kayda aldığı bu hikayeye göre Trabzon isminin kökeni Tuğra-bozan hikayesinden geliyormuş. Prens tuğrayı bozmuş, şehrin adı da Tuğra bozan olmuş. Yazılmaya ya da dinlenilmeye dahi değmeyecek kadar iç gıcırdatan bir hikaye. Bir diğer hikaye de Boztepe’nin sofrayı andıran görünümünden yola çıkılarak verilmiş olacağı rivayeti var. Son olarak bir zamanlar Batum’dan Harşit Nehrine kadar hakim unsur olan Lazlar’ın ataları Kolha dönemine atfedilen ve yine düzlükten yola çıkılarak ‘köle satılan düzlük’ anlamı üzerinden verilen bir isim efsanesi daha var.
Bu hikayeler ve masallar içerisinde ismin kökenine en yaklaşan sözcük ‘sofra’, yani ‘Trapez’... Hikayesi ise bundan 24 asır önce başlıyor. Madur Dağında zirveye ulaşıyor. En nihayetinde de yüzlerce sofranın hazırlandığı Ortahisar’daki devasa ziyafet panayırı ile son buluyor. Ne oluyorsa ondan sonra oluyor. Binlerce kişilik ordu Ege’ye ulaşana kadar yol boyunca ‘Sofra Şehri’ni efsane gibi dillerine doluyor.
Hikayenin zirve noktası Madur Dağı. Trabzon’un Köprübaşı ilçesi sınırları içerisinde 2.742 rakımlı Madur Dağı, kuzeyindeki Lişit Yaylası ve güneyindeki Taşlı Yaylası arasındaki heybetiyle yaylaların büyük bir kısmından görülebilmekte. Zengin bitki florası ve kendine özgü endemik yapısıyla da özel bir değeri var. Dağın zirvesinde dalgalanan dev Türk bayrağı da manzaraya ayrı bir lezzet katmakta. Dağın bu hikaye ile asıl bağlantısı ise muhteşem deniz manzarası.
Madur Dağının hem Osmanlı Devleti döneminde hem de Cumhuriyetin kuruluş yıllarına rastlayan ayrıca özel bir önemi var. Yalnız Trabzon ismini ilgilendiren hikaye için biraz daha geriye gideceğiz. Bundan tam 2414 yıl öncesine…
Her şey M.Ö. 401 yılında başlıyor. Pers Kralının kardeşi III.Kyros, ağabeyi Kral Artakserkses’e karşı Spartalı paralı askerlerini de içine alan 113 bin kişilik bir orduyla ağabeyinin tahtını ele geçirmek için Lidya’nın Sardeş kentinden yola çıkar.
Güney Mezopotamya’daki Fırat ve Dicle nehirlerinin birleştiği Kunaksa’da karşı karşıya gelen iki ordudan kaybeden taraf Kyros olur. Ve kendisi de dahil ordunun tüm generalleri ölür. Daha sonra geri dönmek için toparlanan yaklaşık 10 bin civarında askerin başına 5 kişi seçilir. Ve eve dönüş yolculuğu başlar. Yolculuk süresince öngörüleriyle ve zekasıyla dikkat çeken ve seçilen 5 komutandan biri olan Ksenophon ordunun başına geçer.
Ünlü filozof Sokrates’in öğrencisi ve Atina’lı zengin bir ailenin çocuğu olan Ksenophon, bu sefere aslında bir “savaş muhabiri” olarak katılmıştı. Görevi, bu yolculuğu baştan sona kaydetmekti. Yol boyunca karşılaştıkları bir çok farklı halkın yaşamlarını, kültürlerini, geleneklerini, kayıt altına almıştır. Bu sayede, kaleme almış olduğu ‘Onbinlerin Dönüşü’ (Anabasis) adlı kitabıyla M.Ö. 401-400 yılları arasındaki Anadolu tarihi coğrafyası açısından önemli bilgiler günümüze ulaşmıştır.
“Onbinlerin dönüşü” &
“İ Kathodos ton Myrion”
Zorlu ve zahmetli geçecek olan eve dönüş yolculuğunun nihai istikameti Ege’dir. Yalnız ordunun en zekisi Ksenophon’un zekası dahi yeterli gelmemiş ve Onbinler, Ege yerine Erzurum-Bayburt yolu üzerinden kendilerini Soğanlı Dağının eteklerinde bulmuştur. Yolculuk, peşlerine Bayburt sınırları içinde olduğu tahmin edilen Gymnias adlı kentten taktıkları İskitli rehberle birlikte daha sonra Çaykara ve Köprübaşı üzerinden devam edecektir.
Çençül deresi vadisinden Soğanlı dağlarına çıkan ordu klavuzun kurnazca bir yanıltmasıyla yolu biraz daha uzatmış ve İskitlere düşman olan halkın memleketinden geçirerek bugünkü Haldizen (Demirkapı), Haros (Yaylaönü) Kavlatan ve Henege (Dumlu) köylerinin çevrelediği bölgedeki köyleri yağmalattırmıştır.
Daha sonra kuzeybatıya yönelen Onbinler, geniş bir yay çizerek Kemer dağının kuzey eteklerinden geçip bir kısmı bugün de hala kullanılan yoldan kuzeye doğru ilerlemiş ve Aşot yaylasından geçip Madur Dağına ulaşmıştır. Kılavuz, düşmanlarının memleketine gelince orduya, burasını ateş ve kılıçla harap etmelerini söylemiş ve niyeti anlaşılmıştır. Aslında Kemer Dağı - Karasu Geçidi -Lemonsuyu Yaylası - Aşot Yaylası güzergahı daha kısa ve kolay bir güzergahtı. Yalnız klavuzun derdi başkaydı. Kılavuz bu sayede (belki de kendisine verilen direktif doğrultusunda) Onbinlerin gücünü kullanarak uzun bir süre ülkesinin de güvenliğini sağlamayı ummuştu.
“Thalassa… Thalassa”
Rehberin söz verdiği gibi 5 gün içerisinde Madur Dağına (Thekes) ulaşan Onbinler, dağın zirvesinin 200 metre aşağısındaki sivri kayalıklar arasındaki düzlüğe ulaştığında toplu bir çığlık kopar. Herkes bir ağızdan gözyaşları eşliğinde “Thalassa… Thalassa” (Deniz… Deniz…) diye sevinç çığlıkları atıyordur. Denizi gören askerler burada şenlik yaparlar. Ve taşlardan dairesel yığıntılar oluştururlar. Bugün de net olarak fark edilebilen tepenin doğu yamacındaki bu dairesel taş yığıntılar, aradan geçen zamanın etkisiyle kısmen toprağın altında kalmıştır. Ama yine de sayısı 10 civarında olan bu yığıntılar, bakıldığında rahatça fark edilebilmektedir.
Beşinci gün Thekes isimli bir dağa vardılar. İlk askerler doruğa varır varmaz büyük bir çığlık yükseldi. Ksenophon ile artçılar bunu işitince cephenin saldırıya uğradığını sandılar. Çünkü kendilerini, yakmış oldukları bölgenin halkı izliyordu. Ama çok geçmeden askerlerin “Deniz, deniz” diye haykırdıkları duyuldu. Tüm askerler doruğa varınca, komutanlar gözleri yaşararak birbirlerini kutladılar..”
(Anabasis - 4.7)
Madur’dan ayrılan ordu daha sonra, arkalarında bıraktıkları rehberin kendilerine anlattığı güzergah üzerinden Miletliler’in yönettiği Ortahisar’a doğru yola devam ettiler. Yol boyunca tercümanlar yardımıyla bir çok farklı halkla etkileşim içine girdiler. Birçoğunu yağmaladılar. Bazılarıyla anlaşma yolunu seçtiler. Bazen de yağmalandılar. Madur’dan ayrıldıktan sonra dağlı yerliler olan Tzaniler ile karşılaştılar. Sahile yaklaştıklarında Kolhilerle karşılaştıklarında ise yağmalanan taraf kendileri olmuştu. Tarihin ilk kitlesel kimyasal silahı ‘Deli Bal’ ile koca ordu yere serilmişti. Ölümcül olmayan bu dağınıklığın ardından 2-3 gün içinde toparlanan ordu burada 1 ay kadar konakladıktan sonra, uğradığı yağmanın rövanşını da alarak yola devam etti. Daha sonra İskitlerin memleketini Makronların memleketinden ayıran (Karadere) ırmağa ulaştılar. İki günlük yürüyüşün ardından da Ortahisar’a ulaştılar. Tüm bu yolculuk içerisinde en faal oldukları husus yağmalama olmuştu. Bu durum sahile ulaşana dek böyle devem etti.
Miletler’e ait Sinop kolonisi olan ve Kolhların nüfusunun hakim olduğu o günkü Trabzon kent merkezine ulaşan Onbinler, şehre girişlerinde muhteşem bir ikram panayırıyla karşılaştılar. Şenlikler, yarışmalar, hediyeleşmeler eşliğinde karşılanan ordu uzun süren karmaşanın ardından hiç ummadığı bir şekilde izzet ve ikramla karşılanmıştı. Orduları için dev bir pazar kurulmuştu. Şehir kendileri için hazırlanan yüzlerce ikram sofrasıyla donatılmıştı.
Onbinlerin hikayesi, Trabzon’dan Ege’ye kadar yine bir çok talan ve yağma hikayesiyle devam etti. Hatta Trabzon’daki konaklamaları süresi içerisinde de özellikle erzak sıkıntısı sebebiyle Kolhlar’a saldırmaya devam ettiler. Deli bal gururlarına öylesine dokunmuştu ki, kendilerine ulaşan Kolh elçilerini ve muhafızlarını da taşlayarak öldürmüşlerdi.
Onbinlerin hikayesinde en çok dikkat çeken husus yağmalama ve talan hareketleriydi. Binlerce kişilik bir ordunun karnını doyurmak gerçekten meşakkatli bir işti. Zaten asker olan bir topluluktan da etrafa gül saçması beklenemezdi. Kunaksa’dan başlayan yolculukta en önemli gündemleriydi açlık. Hatta açlık öyle bir safhaya ulaşmıştı ki, ordu ölümü göze alarak mangalar halinde yemek aramaya çıkıyordu. Ki, talan ve yağmalamalarla 10 bin kişilik ordudan Ege’ye ulaştığında geriye 2 bine kişi kalmıştı. Yemeğin bu kadar problem olduğu bir seyahat içerisinde, uğradıkları bir şehirde ummadıkları bir şekilde karşılarına çıkan ikram panayırı, bir diğer ifadesiyle ziyafet sofraları takdir edilir ki o ordunun hatıraları arasında iz bırakan en özel hatıralar olmuştur.
Trabzon’dan ayrılan Onbinler, Ege’ye ulaşana kadar konakladıkları hiç bir yerde bu şekilde bir ziyafetle karşılaşmadı. Ama her gittikleri yerde destansı bir dille o şehri anlatıp durdular:
Sofra Bölgesi’ni,
Trabez Zon’u...
Araştırma - HORONAGA
muhammet ali sarı,ksenephon,trabzon isminin kökeni,trabzon tarihi,trabezzon,araştırma,ksenefon,karadeniz yaylaları,anabasis,yaylalar,horonaga,onbinler,trabzon,trabzon ismi,trabez zon,belgesel,









Hiç yorum yok:
Yorum Gönder