Bu satırlar, yeryüzünü kendi mülkü gibi gören ve kendisine benzemeyenleri, benzeyecekleri ana kadar aşağılamayı üzerine görev addeden bir kısım primatlara ithafen yazılmıştır.
Kültür, kendini ifade etme biçimi ve kimlik ediniminin en önemli unsuru olmasının yanında, içselleştirildiği süreç içerisinde potansiyel bir çatışma ve dayatma unsurudur. Kültür ile tabusal benzeşimi tamamlayan birey, zamanla bu kültüre ait donelere en az kendisi kadar başkalarının da saygı duymasını bekleyecek, içten içe başkalarının da benzeşimini isteyecek, kendisini hazır hissettiğinde de en yakınlarından başlamak kaydıyla buna zorlayacaktır. Muhtemelen bu süreci, şimdilerde aidi olduğumuz topraklara ilk yerleştiğinde dedelerimiz de yaşadı.
Kültürün, doktrine
dönüştüğünde, ilerlemeyi geciktirici ve hatta engelleyici bir hal alması
kaçınılmazdır. Zamanla, gönüllü olarak fakat gururla taşıyıcılığı yapılan bir yük haline
gelir. Kültüre ait her bir unsurun kabul edilme süreci, kişinin itaat ve çıkar eğilimine
bağlı olarak değişmekle birlikte, aslında bir çatışma sürecidir. Her ne kadar renkli ve canlı bir yapı arz
etse de sık sık çatışmaya ve ötekileştirmeye evirilme potansiyeli taşır. Aslında
kendisi ile karşılaşılma anı çoğu zaman
tepkiseldir. Bu elbette ki fiziksel değil, zihinsel bir reflekstir. Kimisi bu süreci birkaç saniyede
atlatırken/özümserken, kimisi için de bu süreç aylar alabilir. Sorgulanması
veya reddedilmesi ise, kişinin kendisini bulma süreciyle başlar. Ama sonuç
genelde sorgulanma değil hazmedilme ile son bulur. Aksi bir durum, oldukça
yorucu bir süreç olacaktır.
Doktrine dönüşmüş bir kültür
anlayışı, muhatabı olan kişinin zihinsel
alanını sığlaştırıcı bir özelliğe sahiptir ve ödevlendiricidir. Ne yazık ki
kişi, bu ödevi kendi hür (!) iradesiyle kabul eder. Başlangıçta kendisi için fıtri
bulmadığı bu yaşam formatına adapte olamamanın neye mal olacağının farkındadır.
Ötekileştirilmek, öteki olarak kalmak ağır bir yüktür. Dönüşmek kaçınılmaz
olacaktır.
Kültür, yerleştiği bünyede zamanla
öğretilerini kutsallaştırır. Mutlak doğru kisvesiyle kendisini dayatma argümanları
üretir. Devamlı olarak meşrulaşma çabasındadır. Toplumun kabul gördüğü dini ve
milli argümanlara yaslanır. Buna ihtiyacı vardır. Böylelikle dayatıcı
bir güç haline gelerek taşıyıcısına da güç katar. Taşıyıcı bunun farkındadır. Karşılıklı
mutaalist bir anlaşma varmışçasına, daha düne kadar kendisine çekinceli
yaklaşan bireylerle propagandasını yapar. Birey ise bu sayede saygınlığını
artırır.
Böylelikle kişi, edindiği
kültürle kimlik kazanır. Ve bilir ki o kültürü ne kadar iyi temsil ederse o
kadar saygınlık kazanacaktır. Saygınlık kaynağı olarak gördüğü o kültürel done
ile dokunulmazlık kazanacaktır. Bu sayede ötekileştirilme riskini de azaltır. Kültürel
unsura dair aidiyet sürecinin çömezlik döneminde olduğunun farkında olan kişi,
normalin üzerinde bir performans ile sahnede
kendini gösterir. Herkesten daha fazla sahip çıkmak ve sahip çıkmayanı
ötekileştirmek, bazen de aşağılamak zorunda olduğunu bilir. Bu davranış biçimi, cümlelere dökülü bir şekilde kendisini göstermez elbet. Toplumun bilinçaltı müktesabatıdır aslında bireyi ve toplumu çekip çeviren. Nasıl ki; bilinçaltını sen kodlarsın, sonra o seni yönetir ise, toplumun bilinçaltı da yine toplum tarafından kodlanır ve sonra o bilinçaltı, toplumu yönetir. Sana ne yapman gerektiğini sessiz ve sözsüz bir şekilde söyler ve sen de yaparsın.
Sana benzemeyeni aşağılarsın. Senin gibi oturup kalkmayanı, senin gibi yemeyeni, senin gibi giyinmeyeni, senin gibi alışkanlıkları olmayanı, hayata senin gibi bakmayanı hakir görürsün. Böylelikle aslolanın sen olduğunu ispat edersin. Öyle değil mi!
(Horonaga)
“Arab'ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı
gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir
üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır.”
(Hadis-i Şerif / Veda Hutbesinden)










Hiç yorum yok:
Yorum Gönder